15 Aralık 2013 Pazar

Clubber..

Mayıs / 2002

     Hayatım boyunca hep "kafa nereye biz oraya" şeklinde yaşamak istesem de baba memur olunca "tayin nereye biz oraya" şeklinde yaşadım hep.. O işler öyle sandığım gibi olmuyormuş, memur çocuğu olmak bunu gerektiriyormuş.. Tam lisedeki kızlara adapte olmuş, sınıftaki bütün kızlarla arayı kurmuş, yan sınıfın kızlarına dadanmıştım ki Ankara'dan haber geldi.. 4 senelik İstanbul macerası burada bitiyor, yeni açılan Gebze bomba büro amirliğine babamı atıyorlardı.. "Başka adam mı yoktu amk..!" diyemedim tabi.. El mahkum, baba kızgın, okulların kapanmasına şurada 1 ay kalmış atladık gittik Gebze'ye.. Hayatım okul, ev, mahalle üçgeninden ibaret olduğu için başlar da çok da küçük gelmemişti bana Gebze.. Yaşanmış ve yaşanamadan tarih olmuş aşklarımı, 10 Fen-A'nın en güzel kızlarını, karşı komşumuz Emel teyzenin yer taşı yiğenini falan hep bıraktım ardımda.. Bi ağlamaklı oldum, bi buruldum, sonra geçti gitti tabi, sonuçta hiç biri bi Özge değildi..Çünkü ben hala mal gibi hep bi yerlerde, hep bi şekilde Özge'yi arıyordum.. Baktığım her yerde onu görüyor, yeni sınıfımdaki kızları da ona benzetiyordum.. Belki hayatımın aşkı olacak ilik gibi kızları "Özge böyle yapmazdı, Özge böyle demezdi.." diyerek kaçırmışlıklarım olmuştu.. Şimdi gözlerimi kapatıp geçmişe dalınca Hande'yi özlemle anıyordum ama sonra aklıma Hande'nin bana yaptıkları gelince "tipini siktiğimin sidiklisi" demekten alamıyordum kendimi..Hiç unutmuyorum o günü..

     Okulların kapanmasına yaklaşık bir ay kalmış, son sınavlar bitmiş millet okula makarasına geliyordu. Konular bittiği için hocalar genelde boş boş şeyler anlatıyor ya da sınıfı serbest bırakıyordu. Yeni bir öğrenci için en çekilmez anda başlamıştım yeni okuluma. İsimlerini henüz bilmediğim belli ki sınıfın haylaz takımı cam kenarının en arka sırasına geçmiş geyik yapıyordu. Ara sıra önlerinde oturan uzun saçlı kızın saçlarıyla oynuyor, onu rahatsız ediyorlardı. Kız arkasını dönüp "yapmayın artık" tarzı bi şeyler söylese de tayfanın bağı çözülmüş kravatları, belki pantolonun içine hiç sokulmamış gömlekleri kızın uyarısını dinlemeyeceklerinin sinyallerini veriyordu adeta. Ufak çaplı gerginliğin yaşandığı sıralarla aramda 3-4 sıra vardı, benlik bi şey yoktu ama ben çaktırmadan onları izliyordum. Tayfadan bi eleman bu sefer elindeki kağıt parçalarını adını bilmediğim kızın saçlarına atıyor, kızın saçlarına takılan kağıtlara bakıp saçma sapan eğleniyorlardı. Ben bu sefer kızı daha dikkatli incelemeye başlamıştım. Aman tanrım, yine aynı şey oluyordu. Elmacık kemikleri.. Bunlar, bunlar.. Bunlar Özgemin elmacıklarıydı.. Sıçmıştım, yine durup duruken aşık oluyordum. Kendime engel olamıyor, başka tarafa bakmaya çalışsam da bunu yapamıyordum. Olan oldu zaten diyerekten koyverdim kendimi ve bu sefer aşık olduğum kıza bakıyordum; ama demin beni rahatsız etmeyen arkadaki dingillere şu an üst düzey ayar oluyordum. Ayağa kalkıp, sıraya vurup, "bırakın kızı ulen" demek gelse de içimden dayak yemekten korktuğum için hiç yeltenmedim. Ama bu yaşananlar burada kalmayacak, dingil takımından intikamım acı olacaktı. Nasıl olsa benim kız şimdilik başının çaresine bakıyordu. Aradan bi kaç dakika geçmiş dingil tayfa bokunu çıkartmaya başlamıştı. Keçeli kalemle kızın gömleğine bi şeyler yazmaya çalışıyorlardı. Tam bu sırada benim kız hışımla kalktı yerinden. Tam hocaya söyleyecek galiba diye düşünürken kız, piç gibi tek başıma oturduğum sıraya doğru geliyordu. Lan yoksa..

+ Oturabilir miyim..?

Dedi benim hatun yanımdaki boş yeri göstererek. Gittiğim her kafede yersiz coşkulu arkadaş gruplarının beni yalnız ve saf görüp masamdaki genellikle boş olan sandalyeleri almaya çalışmalarına karşın oluşturmuş olduğum savunma mekanizmasının "sandalye dolu hocam, bi arkadaşı bekliyorum.." demesine müsade etmeden kaydım kenara..

+ Teşekkür ederim..

Mal gibi cevap veremedim. Ama en azından bi fırsatım vardı artık. Sevdiğim kız gelmiş ve yanıma oturmuştu. Tanrım, sanırım o da beni seviyordu diye geçirirken içimden sınıfı göz ucuyla süzdüğümde bi sırayı 3 kişi paylaşanların bile olduğu sınıfta yalnız oturan tek kişinin ben olduğum gerçeği ezelden yalnız olduğumu vuruyordu yüzüme. Bahtımı sikeydim. Ama şimdi değildi; çünkü bu sefer elime on numara beş yıldız bir fırsat geçmişti. Ve bu fırsatı yaratan dingil tayfa bundan sonra dünya ahiret gardaşımdı. Onlar olmasaydı kalan 1 ayda siksen ben bu kızla tanışamaz, 3 aylık yaz tatilinde mal gibi aşk acısı çekerdim kendi kendime.. Şimdi düşünüyorum da, keşke çekseymişim de..

- Berkin ben..

+ Efendim..?

- Berkin ben Berkin. Adım yani..

+ Hıı anladım.

"Anladım ne lan mal" demek geçse de içimden dur toroman sakin ol, hatun salak azcık galiba, idare ediver diye yatıştırdım kendimi.

- Ya senin..?

+ Hande ben de..

- Memnun oldum..

Bi şey dememişti, sanırım o memnun olmamıştı. Olsundu evlenince illa ki memnun olurdu. Şimdi sabırlı olmam ve sevdiceğime karşı hassas davranmam gerekiyordu. Çünkü aşık olmak bunu gerektiriyordu.

     Aradan bir iki hafta geçmiş sınıftaki çocukların yavaş yavaş arasına girmiştim. Yani aslında pek girmiş sayılmam, okul çıkışı eve yalnız yürüyor, öğle tatilinde yapılan maçlarda hep kaleci oluyor, yemekhanedeki yemeğimi yalnız yiyordum. Ama olsun, sonuçta artık yalnız oturmuyordum. O günden sonra Hande bi daha eski sırasına oturmadı, sanırım sevdiceğinden ayrı kalmaya gönlü razı olmadı ki tatilden önceki şu son 2 haftayı benim yanımda değerlendirmeye karar verdi. Ama hiç konuşmuyordu. Olsundu susmak ona çok yakışıyordu. Acık konuşaydı iyiydi ama yapacak bi şey yoktu. İdeal bir eş adayıydı, en azıncan car car konuşup kafa şişirmiyordu..

     İyi kötü okulun son haftasına girmiştik. Bende gram heyecan yoktu. Karne falan almayacak, yaz tatilinde bi yere gitmeyecektim. Heyecan yapacak hiç bi şey yoktu yani hayatımda.. Ta ki karne gününden bi gün önce Hande bana "yarın akşam hep beraber dışarı çıkıcaz, gelsene sen de.." diyene kadar. Annanı sikiyim, sanırım bu bi çıkma teklifiydi. Elim ayağıma dolanmış kızın cümlesi daha bitmeden ben yarın gece için plan yapmaya başlamıştım bile. Babamdan arabayı mı alsam lan diye geçirdim içimden, sonra arabamızın hiç olmadığı geldi aklıma, sustum, ama hala ümit doluydum. Zor günler için sakladığım bayramlarda topladığım 120 kadar milyonum vardı. Şimdiki parayla orta düzey bi mekana gidip yanındaki hatunu ve seni sarhoş edecek kadar içebilecek bir para ediyordu bu ki o zamanlarda iki birayla amı götü dağıtabiliyor olmam bana maddi açıdan avantaj sağlayacaktı. Nerde, ne zaman buluşacağımızı öğrendikten sonra heyecanla evin yolunu tuttum. Okuldan çıkarken dingil tayfanın kendi aralarında konuştuklarına hafiften kulak misafiri olmuştum. Uzun boylu, adı Emre olan avel yanındaki şakire "geçen aldığımız mavi gömleği giyicem ben, baştan söyliyim de siz farklı renk giyin." cümlesi ve buluşmanın 21:00'da, çarşıda olacak olması gece klübü tarzında bi yere gideceğimiz ihtimalini güçlendiriyordu. Salak gibi nereye gideceğimizi sormamıştım. Neyse ne giysem acaba diye düşünmeye başlamıştım. Onlar gömlek giyeceğine göre ben de o tarz bi şey giymeliydim, sonuçta sevdiğim kızın karşısına LC Waikiki'nin sarı maymun logolu tişörtüyle çıkamazdım. Eve gelmiş annemin yüzüne bile bakmadan odama koşmuş dolabımı karıştırmaya başlamıştım. Ben de gömlek giymeye karar vermiştim. Toplamda 3 tane gömleğim vardı; 2'si beyaz okul gömleği biri de mavi gömleğimdi. Mavi gömleği giyip avelle papaz olmak istemediğimden mecburen beyaz gömlek giyecektim. Hem orası okul değildi ve okul dışında beyaz gömlek giymek şekil durabilir diye düşünmüştüm. Yalnış düşünmüşüm..

     O gece sabah olmak bilmedi. Şansım ilk defa bu kadar yaver gidiyordu. Ben bütün gece acaba yarın için babamdan nasıl izin alsam diye düşünürken ertesi gün kahvaltıda babamın o gün devriyede olacağını ve gece 01:00 gibi eve geleceğini öğrendim. Annemi yalvar yakar da olsa tavlarım zaten diye düşünerekten accayip rahatlamıştım. Karnemi eski okulumdan bi kaç gün sonra alacağım için sabah okula gitmedim ve akşam için kendimi hazırlanmaya başladım. Saçlarımı en az beş kere yıkayıp jolelesem de bi türlü istediğim Memoli olamıyordum. Akşam olduğunda annemden gece 00:00'dan önce evde olacağıma dair söz vererek izni koparmış hatta 10 milyon da harçlık almıştım. Buluşma saati yaklaşıyordu..

- Anne kot pantolonum nerde..?

+ Yıkıyorum oğlum makinede..

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Zaten bi tane kot pantolonum vardı, o da şu an makinedeydi, bu olmamalıydı. Anneme kızma hakkım da yoktu çünkü dışarı çıkacağımızı henüz yeni söylemiştim, yapacak bi şey yoktu. Son çare olarak;

- Anne peki geçen sene kuzenin düğünde giydiğim takım elbisem nerde..?

Annem söylene söylene de olsa takım elbisemi çıkarıp getirmişti. Çaresizce siyah kumaş pantolonu, beyaz gömleğimi ve siyah ceketimi giydim. Annem zeki kadındı allahtan da "saçmalama oğlum kravat takılır mı hiç, düğüne mi gidiyorsun" dedi de son yanlışımdan son anda da olsa dönderdi beni. Beyaz okul gömleğini okul dışından giymenin şekil duracağı düşüncesi kumaş pantolon ve okul ceketime yakın tonda bir siyah ceketle birleşince meslek lisesi çakalına dönüşmüştü. Saçlarımdaki ayrodinamik yapının gazına gelerek çıktım evden.
Saat 20:30 da buluşacağımız yere gelmiştim. Geç kalmak, bu fırsatı kaçırmak istemiyordum. Belki de bu gece Hande'nin gönlünden bir pincik alacak, aşkımızı tarihe yazacaktık..

     Tam kadro 21:30 da anca toplanabilmiş, bu geçen 1 saatlik süre zarfında her gelene yeni geldim ben de zaten yalanını söylemiştim. Dingil tayfadaki aveller bile yakışıklı olmuştu amk, kızlar da çok güzeldi, hepsi baya bi süslenmişlerdi. Hatta aralarından bi kaç tanesini fondotenden dolayı tanıyamadım, ama burda olduklarına göre bizim sınıftandılar. Handem assolist misali en geç gelendi. Çok da güzel olmuştu, belki biraz açık giyinmişti ama olsundu, yanında ben vardım, sevdiği adam vardı, hiç bi şey olmazdı..

     Daha önce bi kaç kez geldiğim çarşının hiç bilmediğim ara sokaklarından birine girdik. Kapıda iki tane izbandut gibi herif vardı. İyi de hiç birimiz reşit değildik, buraya nasıl girecektik amk, bizi siksen almazlardı. Dingil tayfanın avellerinden Emre adamlara ufaktan kafa selamı vererek hiç bi şey demeden girdi içeri, biz de takiben içeri girdik. Sonradan öğrendim ki mekan elemanın babasının mekanıymış, ilk dakikadan şeklini koymuştu pezevenk. Yapacak bi şey yok dedim ve içeride bizim için ayrılmış masaya doğru yöneldik. İlk yarım saatte masa donatılmış herkes içkisini söylemişti. Çoğunluk bira ve votka içerken Emre viski içiyordu. Bunu gören ben ondan eksik kalır mıyım hiç, biradan sonra ben de döndüm viskiye. Biranın tadına bile henüz alışamamış olan ben ilk defa viski içecektim, ne kadar kötü olabilirdi ki..?

     Aradan bi saat kadar geçmiş, milletin kafalar birayla bi milyon olmuş kendilerini çalan yabancı müziğin eşliğine bırakmışlardı. Bense hala geldiğimdeki gibi ayıktım çünkü bu amına koduğum kolanya kırmasını içemiyordum. Bi yudum alıyor, acı çekiyor, lanet ediyordum. Ben bunları yaşarken Emre aveli viskisini havaya kaldırıyor kızlarla kadeh tokuşturuyordu. İşte bunu yapmayacaktın oğlum diyerek yuvarladım ilk viskiyi, ikincisini ve hatta üçüncüsünü. Kör olmak üzereydim ki yanımda oturan extra-fondotenli kızlardan biri "yeter artık başka söyleme, kalkıcaz zaten" diyerek uyardı beni. Düşünemeyecek kadar sarhoştum ama memur mantığımı asla kaybetmemiştim. Madem kalkacaktım, ziyan olmasın diyerek yenisini söylemedim. Millet kopmuş deli gibi dans ediyordu. Alkolün vermiş olduğu yetkiye dayanarak sahneye fırlamak üzereydim ki içimden bir ses "dur lan toroman, gaza gelme hemen, rezil edicen kendini kıza" diyerek frenledi beni; ama o da neydi, mekanda "Sentello" çalıyordu, bu benim en sevdiğim yabancı şarkıydı, çünkü zaten bi tane yabancı şarkı biliyordum ve doğal olarak bu da en sevdiğim olanıydı. Üstelik Hande de sahnede Emre'yle karşılıklı oynuyordu. Buna seyirci kalamazdım, atladım sahneye, milletin arasına karıştım ve çılgınlar gibi dans etmeye başladım. Kendimi sexy hissediyordum ve artık tam bir clubberdım. Dans bilgisi halaydan öteye geçmeyen ben sahnede adeta şov yapıyordum, ya da bana öyle geliyordu. Hayatı stop-motion tadında yaşıyor, görüntüleri anlık olarak yakalıyordum. Çevremde bi çember oluşmuş millet bana bakıp gülüyordu. Başta onları dansımla etkilediğimi sanarken sonradan anladım ki mekanın palyaçosu olmuştum. Utanmaya çalıştım ama o kadar sarhoştum ki onu bile yapamamıştım. Şarkı bitmiş, düşmemeye çalışarak masaya doğru yönelmiştim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum masaya hesap geldi. Mekan, Avel Emre'nin babasının mekanı olduğundan dolayı o ve arkadaşları hesabı ödemeye yeltenmediler bile, onların hesabı önceden kesilmişti. Geri kalan herkes cebinden, çantasından içtiği kadar para çıkartıyor imece usulü hesap ödemek için hesap defterine en yakın olan Hande'ye paraları uzatıyorlardı. Kendi cüzdanından da para çıkartmaya çalışan Hande'nin elini tutup aşağı indirerek hesabı aldım önüme. Az önce yaptığım rezilliği unutturabilmek, zaten olmayan karizmamı eksilerden kurtarabilmek ve Handemin gönlünü çalabilmek adına "bırak Hande ben ödicem" dedim. Vicdanını siktiğim hiç ısrar etmedi, "olur" dedi ve paraları arkadaşlarına gülerek geri uzattı. Defteri açtım. Açmaz olaydım. 210 milyon yazıyordu. Avradını siktiklerim benim babam 470 milyon maaş alıyordu. Sıçmıştım. Yapacağım şekil götüme girmek üzereydi ki millet olayı çakmasın diye aceleyle bozukluklar dahil cebimdeki tüm parayı defterin arasına koyup garsona işaret ettim. O an ne olmasını beklediğimi bilmiyorum ama onlar paranın eksik olduğunu anlayana kadar kaçabiliriz lan belki, okulun da son günü, sonradan ortaya çıksa bile araya 3 aylık tatil girecek, çoktan unutulur da hem diye düşünmüş olsam gerek hızlı hareket etmeye başladım. Tam kapıdan çıkacaktık ki göz ucuyla kestiğim garson elindeki defterle bizim avelin yanına gelip kulağına bi şeyler fısıldadı. O kadar sarhoş olmasaydım o an çok rahat ağlayabilirdim. Amk rezilliğime katmer katmak üzereydim ki Emre yanıma gelip, alaycı bir tonla gülüp sırtımı sıvazlayarak "genç adamsın, olur öyle.." dedi. Canım çok yanmıştı ama en azından tüm gruba değil bi tek o avele rezil olmuştum.

     Herkes birbiriyle vedalaşıp bi yöne doğru dağılırken son darbe Hande'den gelmişti. Hande Emre ile elele yürüyordu. Zürriyetini siktiklerim ne ara sevgili olmuşlardı. Sen değil miydin daha bi kaç hafta önce o pezevengin elinden kaçıp bana sığınan. Amk sidiklisi. Yaktın beni. 3 ramazan 2 kurban bayramının birikimini az önce karıya kıza yedirmiş, mekanda sikimsonik derecede rezil olmuş, üstüne bir de Hande'yi o avele kaptırmıştım. Bütün bu olanları düşündüğüm zaman saatin 02:00'yi gösteriyor olması ve eve gittiğimde babamdan muhtemelen dayak yiyecek olmam gerçeği canımı bile sıkmamıştı. Bir narin göz yaşı süzülüverdi yanaklarımdan. Sonra ne mi oldu..? Bi sigara yaktım, geçti gitti.. İşte ben o gece sigaraya başladım.. Ama o yavşak Hande'yi hiç unutmadım.. Karşıma çıkma kızım.


Berkin Akdeniz.
   

1 Aralık 2013 Pazar

İlk Aşk..

Nisan / 2012  

     90'ların henüz başıydı. 7 yıllık acemi birliğini tamamlamış ve ilerleyen yıllarda ebemi sikecek olan eğitim öğretim hayatıma başlamak üzereydim. Yaşıtlarım 1. sınıfa başlamanın heyecanı içerisindeydi, bense bi tek Özge'yle aynı sınıfa düşüp düşmeyeceğimizi düşünüyordum. Daha önce bi kaç kızla evcilik oynamışlığım vardı ama ilk defa bi kıza karşı böyle bi değişik hissediyordum. Özge'yle de çok evcilik oynardık ama onu dolabın içine falan sokmaya, tenhada kıstırmaya çalışmamıştım hiç, ciddi düşünüyordum herhalde, bilmiyorum.

      Annemden yediğim dayakların çoğunu da Özge yüzünden yemiştim mesela. Annemin ne kadar ruju, küpesi, kolyesi varsa alır alır Özge'ye götürürdüm. Başlarda annem ayıkmamıştı, kaybettim, düşürdüm herhalde falan diye düşünüyordu, ta ki gerizekalı Özge ona verdiğim kolye ve küpelerden saçma sapan bi kombin oluşturup, abartılı bi makyajla bize gelene kadar. Onu o halde görünce çok sevinmiştim önce. "Bana güzel görünmeye çalışıyor, aşkım ya.." diye sevinmiştim kendi kendime. Annem önce hiç bi şey demedi. Döverdi ederdi ama anlayışlı kadındır vesselam, Özge'nin yanında rencide etmemişti beni. Ama o tatlı rüya Özge gidene kadar devam edecekti. Özge gittiğindeyse önce bi ışık, gerisini hatırlamıyorum..

      Okullar açılmıştı. Herkes anasıyla babasıyla, bense tek başıma gelmiştim boyumdan büyük çantamla okula. Annem çalışıyordu, ondandı herhalde diye çok yadırgamadım başlarda. Gözüm okul bahçesinde Özge'yi arıyordu. Aslında çok daha güzel kızlar vardı okulda ama benim gözüm Özge'den başkasını görmüyordu. Ben aynı sınıfa düşüp düşmeyeceğimizi merak ederken okulun ilk günü aynı okulda bile olmadığımızı öğrenmiştim; yıkılmıştım. Zalım kaderim sevdiceğimle yollarımızı ayırmaya çok erken başlamıştı. Ben Kocaeli Yahya Kaptan İlköğretim Okulu'na Özge ise Sistem Özel diye bi okula gidiyordu. O günün akşamı anneme "anne ben de özel okula gitmek istiyorum" dediğimde annem beni karşısına alıp uzun uzun konuştu, konuşmanın yarısında fakir olduğumuzu anladığımdan devamını dinlememiştim. Çünkü nasıl olsa özel okula gidemeyecektim.O an ağlayarak odama koşup yatağıma atlamak istedim ama sonra bi odamın olmadı aklıma geldi ben de çektayın üzerine atladım. En azından okullar birbirine yakın, çıkışta gider alırım diye kendi kendimi teselli ediyordum. Yalnız bi sorun daha vardı; Özge'nin okulu tam gün bizimkisiyse fakir işi yarım gündü. Sabahçıydım ben. Öğlen 12'de dersim bitiyor, Özge ise o saatlerde okulun yemekhanesinde yemek yiyordu. Güvenlik kulağımdan tutup beni kovana kadar ilk bi kaç hafta camekanlı yemekhanenin dışından Özge'yi izledim. Küçüçük ağzıyla ne de güzel yemek yiyordu. Bu sırada ben de dışarda annemin çantama koyduğu sarelleli ekmeğimi kemiriyordum. Babam eve geç geldiğimden dolayı bi kaç kere kızdığı için göt korkusundan bi daha Özge'nin okuluna gidemedim. O eve 3-4 gibi geliyor ve geç olduğu için akşam çok nadir dışarı çıkıyordu. Bense akşam ezanı okunana kadar dışarlarda sürtüyor, her akşam Özge'yi bekliyordum.

      Aradan bi kaç yıl geçmişti ve zaman geçtikçe iyice görüşemez olmuştuk. Ama ben hala çok seviyordum Özge'yi. İlk aşkımdı o benim, boru mu. Öyle hemencecik unutulur mu. Ama zaman geçtikçe benim daha çok canım yanıyordu. Özge'nin artık tüm arkadaşları okuldandı. Beni çoktan unutmuştu belki de. Karşısına geçip yalan mıydı oynadığımız evcilikler deyip bi tokat atasım gelmişti. Ama babasına falan söyler diye sustum.

      Derken yıllar yılları kovaladı. Memur çocuğuyuz biz, tayin nereye biz oraya. İl il gezdik, okul değiştirmekten, yeni sınıflara adapte olmaya çalışmaktan okumayı 3. sınıfta anca çözdüm amk. Ama bi şekilde yuvarlanıp gidiyorduk işte. Ee Özge'nin izini de kaybettim haliyle; tabi o zaman face falan da yok book gibi kaldık ortada. Bu ilk aşk nasıl bi illetse lisedeki manita adaylarımı bile içten içe Özge'yle kıyaslıyordum. Özge'nin memesi yoktu mesela, diğer kızların memelerinin olması onları bir adım öne geçiriyordu ama olsun yine de yetmiyordu, ben yine de içten içe Özge'yi arıyordum..

      Okul hayatım böyle saçma sapan şeylerle üniversite evresine kadar gelmişti. Üniversitede de bi kaç kıytırıktan ilişkim olmuş, fantastik şeyler yaşamıştım. İyi kötü o yıllar da geride kalmak üzereydi ama ben mal gibi evlenecek kız bulamadan diplomaya doğru yaklaşıyordum. Hep "olum üniversite de buldun buldun, iş hayatına atılınca kız mız bulamassın" diyen gerizekalı arkadaşlarım yüzünden beni bi stres kapladı ki sorma. Önüme gelene yazıyor, bırak kızlardan elektrik almayı üçlü priz gibi dolanıyordum ortalıkta. Potansiyel çoşkundum okulun son zamanlarında. Sonra baktım ki olacağı yok "sikerim lan" dedim ve kaldığım yerden devam ettim hayatıma. Diplomayı almış, İstanbul Kadıköy'de doğalgaz  üzerine iş yapan bi şirkette çalışmaya başlamıştım.. Bi şekilde hayatımdan memnundum ama eksik bi şeyler vardı. Evde kinder surpriz yumurta bile vardı ama çocuk yoktu amk. Evlenecek yaşa gelmiş etrafımdaki kadınlara potansiyel eş adayı gözüyle bakmaya başlamıştım yeniden. Bu yaşadığım karmaşık duyguları üzerine bir de annemin torun özlemi eklenince koydum kafaya; iyi kötü birini bulup evlenecektim biriyle..Ama kiminle..?

      Yine bir gün işten çıkmış eve doğru yürüyordum. Hazır çorba içmekten dilimde "knorr"un amblemi çıkmıştı amk. Bunu düşünerek "paraya kıyayım da eve et met bi şeyler alayım" diyerekten evin hemen aşağısındaki marketin yolunu tuttum. Uzun yıllar yalnız yaşamış olmak beni mutfakta adeta bir Özgür Şef'e çevirmişti. Akşama güzel bi şeyler yapayım diyordum ama yine pintiliğim tuttuş et yerine tavuk almıştım. Olsun ben de tavuk mantar yaparım nolmuş ki diyerek kendimle dertleştim iki dakika ayaküstü. Alışverişimi tamamlamış kasaya doğru gelmiştim. Tam aldıklarımı o dönen banda koyacaktım ki kadının biri;

 + Pardon, önünüze geçebilir miyim, sadece bunları geçiricem..

 Dedi elindekileri gösterekek. "Hay amk, hep beni bulur böyle şeyler, saf mı görüyorlar beni artık napıyolar" diye söylenecektim ki kadının güzelliği "tabi tabi, buyrun lütfen" dedirtti bana. Kadından o kadar çok etkilenmiştim ki neredeyse "nolur önüme geçin" diye ısrar edecektim, neyseki gerek kalmadı. Elinde şu pembe kapaklı, mavi şişeli cif'lerden vardı. Annemin kullandığındandı, doğru seçimdi. Elindeki diğer iki-üç parça şeyi de kasadan geçirdikten sonra bir de ne göreyim; kasiyer para üzeri verirken bizim uyanık poşetleri üçer beşer alıyordu. Kasadan geçen iki parça şey için en az 5 tane poşet almıştı. İleride iyi bir ev kadını olacağının sinyallerini veriyordu adeta. Tam "lan olum aslında bu kadın olabilir ha" diyecekken poşetin içindeki saklama kabını gördüm. Hep de şu iç içe geçenlerden, boy boy, renk renk olanlardandı. Annem görse bayılırdı ve bu kadın tam anneme layik bir gelin adayıydı. Tam olarak bu oydu, aranan kan bulunmuştu. Kadın poşeti eline almış ve marketten çıkmak üzereydi, eğer acele davranmassam belki de evleneceğim kadını bi daha göremeyecektim. Ama bahtımı sikeyim ki benim mantarların barkodu okunmamış kasiyer kasaya kodu eliyle giriyordu. Zaman kaybediyordum, "Yapacağın işi sikeyim" dedim içimden ve alacaklarımı kasada bırakıp fırladım kadının arkasından.

      Aramızda yaklaşık bi yüz metre kadar vardı. Amma da hızlı gitmişti amk. Güzel olduğu kadar da atletikti de. Her hareketiyle beni kendine bir kez daha aşık ediyordu. Yetişememekten ve onu bi daha görememekten korktuğum için kapının önünde duran taksiye atladım. "Öndeki kadını takip et" dedim o heyecanla taksiciye, adam anlamadı haliyle ve "aleyküm selam hemşerim" diye laf vurdurdu aklınca. Ama hiç laf dalaşına girecek vaktim yoktu. "Abi sür lütfen, bak kadını kaybedicem" diyince adam sabır çekerek sürdü arabayı. Kadının yanına gelince durduk..

 - Pardon, gelin gideceğiniz yere kadar bırakayım. Yürümeyin elinizde öyle poşetlerle..

 Dedim. Dedim demesine de kendimi windows'a hata raporu gönderip cevap gelmesini bekleyen bi gerizekalı gibi hissettim. Bi tane poşet vardı elinde. Burdan Van'a kadar yürüyebilirdi o iki gramlık poşetle. Kadın hafifçe cama doğru eğilerek;

 + Sağolun şu aşağı tarafta oturuyorum, yakın zaten.

 Dedi. Ama ben onu kaybetmemek için her şeyi yapabilir, tek ayak üstünde baş harflerinden "YALAN" çıkacak bir akrostiş şiir yazabilirdim.

 - Ben de orada oturuyorum, zahmet vermiş olmassınız, buyrun lütfen..

 Diye yineledim teklifimi. Neyse ki kadın bu sefer itiraz etmeden bindi arabaya. Benim evi çoktan geçmiştik ama hala gidiyorduk amk. İlişkimize yalan karışmıştı. Taksimetreye bakmaktan yola bakamıyordum. Nereye gittiğimiz hakkında hiç bir fikrim yoktu. Neyse ki kadın benden ümidi kesince yolu tarif etmeye başladı. İki üç ara döndükten sonra durduk. Ebesinin amı kadar yol gelmiştik ve taksimetre 14 lira tutmuştu. Ben olmasam bu kadar yolu yürüyecekti amk, fakir midir nedir diye geçirdim bi an içimden. Kadınla beraber ben de indim.

 + Teşekkür ederim, zahmet verdim size..

 - Olur mu canım, ne zahmeti, ben de şurda oturuyorum zaten..

Demeye çalışırken gösterecek yer bulamamıştım, kadının oturduğu bi bina ve etrafında hep park, tükyan falan vardı. Ne biçim mahalleydi amk burası. Kadın muhtemelen masum bi yalan söylediğimi ve burdan ebesinin nikahına kadar geri döneceğimi anlamış olacak ki;

 + Gelin bi kahve ikram edeyim size, hem teşekkür etmiş olurum..

Dediğinde ben senaryoyu çoktan kurmuş sigaramı yakmıştım bile. Sonra birden pisleştiğimi farkedip masum bi kahve sonuçta diye kendimi kandırmaya çalıştıysam da yemedim tabi ki de. Du bakalım toroman, ne olacak acaba diyerekten..

 - Bayılırım kahveye..

Diye atladım hemen. Fırsatları kaçırmak tarzım değildi. Binaya girmiş, asansör bekliyorduk. Neyse ki asansör 2. kattaydı ve çabuk geldi. İnşallah yüksek bi katta oturmuyordum diye geçirdim içimden. Yükseklik korkum ya da asansör fobim yoktu ama bi karşı cinse asansöre binmek kendimi bildim bileli fazlasıyla germişti beni. Kadın 8. katın düğmesine bastı. Vay amk kaç katlıymış bu bina diye düşünürken önce saatime baktım, sonra gömleğimin yakasını hafifçe düzelttim ve sonra baktım olmıcak asansörün yer döşemelerini incelemeye başladım. Bildiğin zamana oynuyordum. Babamdan azar yerken incelediğim halı desenleri geldi aklıma. Neyse ki gelmiştik. Asansörden inip sağa döndük. Kadın zili çaldı..! Oha amk, o hangisi, evde biri mi vardı..? Oysa ki ben yalnız olacağımızı sanmıştım diye düşünürken kapıyı açan kaslı göteleğin "hoşgeldin hayatım" demesi beni oracığa gömmeye yetmişti. Sevdiğim, aşık olduğum kadın evliydi, ya da en iyi ihtimal birlikte yaşadığı bi manitosu vardı. Lost'un finalinde bile bu kadar hayal kırıklığı yaşamamış olan ben içime doğru akıttım gözyaşlarımı..

     Çaresizce girdim içeri. "En azından beleş kahve içerim, sonra aşkımı kalbime gömer siktir olup giderim; oysaki markette para verirken her parmağına tek tek bakmıştım, yüzük falan da yoktu elinde. Demek evli değillerdi, kızlı erkekli kalıyorlar, dost hayatı yaşıyorlardı, lan dur bi dakika, belki de harbiden dostlardı. Ya mal mal konuşma, öyle dost mu olur amk, Muhittin'in sana "hayatım" dediğini düşünsene bi dedim kendi kendime.

     Herif beni gayet hoşgörüyle karşılamıştı. "Godoş mudur nedir" dedim içimden, ama allahtan duymadı, herif bildiğin kas yumağıydı. Herhalde kadının arkadaşı falan sanmıştır beni diye düşündüm. Bu sırada kahveler geldi. Kahvelerimizi yudumlarken bir an önce bitse de gitsem diye düşünürken, zaten kahve de bok gibi olmuş diye çamur atmadan da geçmedim.

 + Bu arada tekrar teşekkür ederim, bütün gün oturuyorum, hareket olsun diye yürüyecektim aslında ama siz ısrar edince kabalık etmek istemedim..

 Derken ben hadi lan ordan pinti, iki kuruş vermicem diye dünyaları yürüyecektin amk diye geçirdiysem de içimden..

 - Rica ederim, lafı mı olur, hem bak komşu sayılırız..

Derken göz ucuyla yan koltukta oturan adamı kesiyordum. Manitosuna iş attığımı farkederse burda bana neler yapar, zeytini neremden yer diye düşünüyordum. Ama Allahtan herif fıs çıktı. Bende o kadar kas olacak sırf keyfine adam döverdim yeminle, ki bu adamın bana bunu yapması için çok sağlam bir nedeni de vardı..

 + Adın neydi bu arada..?

 - Berkin ben..

 + Özge ben de, bu da nişanlım Emre..

 - Buralı mısın..?

 "İzmit çocuğuyuz be karşimm" demek geldiyse de içimden;

 + Yok İzmitliyim ben..

 - İnanmıyorum Berkin sen misin..?

Mal mıdır nedir, demin dedik ya "berkin" diye, neyse direkten dönmüşüm, allah korumuş, karı mal çıktı diye düşünürken kadın boynuma atlayıverdi. "Dur kız napıyosun, kız dur yapma, herifin burda" desem de yapıştı hatun, bırakmadı..

 - Lan yoksa..?

 + Evet, evet Özge ben, Yahya Kaptan'dan, inanmıyorum ya, tesadüfe bak ya..

Derken bense şaşkınlıkla bahtsızlığıma yanıyordum. Yıllar sonra ilk aşkımı buldum, onu da bu çam yarması kapmış vay amk diye geçirdim içimden..

 - Ee napıyosun peki burda, İstanbul'da..?

 + Doktorum ben, burda özel bi hastanede çalışıyorum..

Vay amk, doktorculuk oynadığım kız sahici doktor olmuştu. Kız ideallerinin peşinden koşmuştu. Acaba branşı ne, kesin ürolojidir, çünkü zamanında bu konu üzerinde çok çalışmıştık desem de soramadım, doktordu neticede. Üzgünlüğüm katlanarak artıyordu. Hem ilk aşkım, hem ilik gibi hatun hem de doktordu. Hayallerim yıllar sonra suya düşmüştü, çekmişti, tam bana göreydi şimdi; meğer kendime göre  ne de büyük hayaller kurmuşum..

      Konuşma bu şekil devam etti, çam yarmasında en ufak bi hareket yoktu, hala gevşek gevşek gülüyordu..Üstelik öğrendiğime göre Rus Dili ve Edebiyatı okuyordu, amaç çok açıktı, bu yarma 100 dolara duj almayı kafaya koymuştu, bu öküz Özge'yi haketmiyordu.

      Aradan zaman geçmiş,  yıllar sonra Özge'yle yeniden görüşmeye başlamıştık.Ama yarma da bizle takılıyordu. O en çok korktuğum, iki sevgili arasındaki gereksiz 3. kişi olmuştum. En büyük hobim telefonun tuş kilidini açıp kapatmaktı. Neyse ki bi kaç hafta sonra yarma bize ayak uyduramadı ve biz Özge'yle baş başa takılmaya başlamıştık nihayet. Haftada en az üç gün görüşüyor, görüşmediğimiz zamanlarda sürekli mesajlaşıyor, deli gibi eğleniyorduk. Kaybolan yıllarda yapılması gereken çoğu şeyi yıllar sonrasına sıkıştırıyorduk. Aslında daha yapılacak çok şey vardı, çünkü artık Özge'nin memeleri vardı ve aynı zamanda bir de nişanlısı. Biz gün geçtikçe yakınlaşıyor, İstanbul'un altını üstüne getiriyor, haftasonları neredeyse Nevizade'de sabahlıyorduk. Çam yarmasını artık ben de siklemiyor hatta korkmuyordum, ters bi durum olursa mesajları gösterir, Özge'yi satar, ben yırtarım diye düşünüyordum ama içimde yabancı olduğum bir his vardı. Adı vicdandı. Çam yarmasına acıyordum içten içe. Herif göz göre göre aldatılıyordu ama Aşk Tesadüfleri Sever'de de böyle olmamış mıydı..? Belki de doğrusu bu olmalıydı. Ama bi du bakalım, sakin ol, sonuçta ortada adı konmuş bi şey yok, hem daha memişleri görmemiştim. Ayrıca canımı sıkan daha büyük bi şey vardı. Öyle ya da böyle ilk aşkım yollu olmuştu, akşamları nişanlısının koynunda uyuyor sabahları benle fingirdiyordu. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyordum..

     Son  görüşmemizden iki gün sonra Bakırköy sahilde buluşmuş bi cafeye oturmuştuk. Özge bi garip davranıyordu. Tedirgin görünüyor, konuşurken yüzüme bakamıyor sürekli yüzünü eğiyordu.. Önce kaşlarını mı aldırmadı acaba, yoksa bıyıkları mı çıktı diye düşünsem de durum sandığım gibi değildi. Bi şey söylemeye çalışıyor, ama utanıyor, cırcır olmuş gibi kıvranıyordu. Tam o sırada beyaz kazağının üstünde sallanan yeşil taşlı bronz kolyeyi gördüm, bu bu bu annemin kolyesiydi, kulağında ise yine annemin gümüş küpeleri vardı; yine çok saçma bi kombin yapmıştı, bu kız hiç değişmeyecekti ama neyseki bu sefer makyajı yerindeydi. Ben şoku atlattıktan sonra susmaya devam ettim ve hiç bir şey demeden lafa girmesini bekledim, sonuçta beni buraya o çağırmıştı, illa ki yumurtlıcaktı..

 + Berkin, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama son 2 aydır deli gibi mutluyum, yıllar sonra tekrar çıktın karşıma ve bu çıkmazda yol gösterdin bana, biliyorum belki çok geç kalınmış iki kelime ama artık sadece kendi mutluluğum için yaşayacağım.. "Seni seviyorum" ve hayatıma senle devam etmek istiyorum. Beni yeniden sevebilecek misin..?

Derken gözleri dolu dolu olmuştu. Lan hatun cidden yıllar sonra bana aşık olmuştu ama olsundu nihayetinde yarmanın nişanlısıydı ve bu bana yakışmazdı, tam yaklaşmış duduştan bi emcik alacaktı ki ağzının üstüne vurdum bi tane. Arkama bakmadan kalktım masadan ve nereye doğru gittiğimi bilmeden koşar adım çıktım cafeden. Arkadamdan gelir sanıyordum ama yaklaşık 5 dakika boyunca yürümeme rağmen ne gelen vardı ne giden. Ufaktan bi pişmanlık sarsa da bedenimi o gün bu gündür kafamı yastığa rahat ama bir o kadar da yalnız koyuyorum. Aklımı sikeyim.. Çok pişmanım Özge, bi şans daha versen, ya da en azından küpeleri göndersen..? Not: Kolye kalabilir..

Dip Not: Hala yalnızım ve adaylarımla bi çay içebilirim..

Berkin Akdeniz

27 Kasım 2013 Çarşamba

Sen Hiç Aşık Oldun Mi..?

Kasım / 2004
 
   Ben oldum.. Baya baya oldum, aşırı bayası hem de..Bir laz kızına..

     Fotoğrafçılığa merak saldığım yıllardı. Bi kaç bayram taramalı tüfek gibi el öpüp, sigarayı bırakıp para biriktirmiş ve nihayet hayallerimi gerçekleştirecek olan makineyi alabilecektim..Eski parayla 400 küsür kadar milyonum vardı, nice badireler atlattım, nice zorluğun üstesinden geldim bu parayı denkleştirebilmek için..Fotoğraf makinesi alacağımı duyup "oğlum manyak mısın, bi fotoğraf makinesine o kadar para verilir mi, gel karıya gidelim o parayla, keyfin yerine gelsin, kafan dağılsın azcık" diyen densiz arkadaşlarıma rağmen Hayyam Pasajı'nın yolunu tuttum. Götümdeki dona güvenim yoktu ama nikon D90 alacaktım. Girdiğim ilk dükkandaki dükkancı amca "nah alırsın bu paraya D90" dercesine gülmüştü bana, onurum kırılmıştı, incinmiştim, örselenmiştim. Şeytan "oğlum gel arkadaşlarını dinle, burdan Karaköy bi otobüs, iyi düşün.." diyordu. O parayı karıya kıza yedirmek yerli yersiz cazip gelse de mantıklı düşündüğümde yine gidesim geliyordu. Ama yine de tuttum kendimi. Ne yapmalı diye düşünürken bir de ikinci el fiyatlarını sorayım belki uygun bulurum dedim ve aynı dükkana bi daha girmeye utanarak az ileri doğru götüm götüm yürümeye başladım. Bilmem belki 4. dükkandı, girdim. Genç irisi bi çocuk bakıyordu dükkana. Bu sefer kendimden daha emin bi tavırla "ikinci el Nikon D90 bakıyorum" dedim. Eleman "tabi abi, 2 tane var elimde, biri 700 milyon diğer 800 milyon" dedi."Neden bu daha pahalı" dedim, "diğerinin shutter sayısı daha yüksek" dedi. Tam "shutter da ne ola ki..?" demeye yeltenmiştim ki "dur kanka, dur sakin ol, bilmiyomuş gibi görünme; küçük görürler, cahil görürler, kandırırlar seni merdali" dedim kendi kendime, ama ben bunları derken geçen süre ve  boş bakışlarım beni ele vermiş olacak ki eleman elindeki makineyi  "dur lan bari bi kere elleseydim aleti" diye haykıran çığlıklarımın arasında aldığı yere geri bıraktı ve diğer tezgaha doğru yöneldi. Eline siktiriboktan bi dijital makine aldı, hani şu fakir turistlerin kullandığından ve "al bak abi on numara makine, 220 milyon, tavsiye ederim, D90 da neymiş bu aletin yanında" dedi. Evet korktuğum başıma gelmişti, kandırılıyordum, tam olarak şu an kandırılıyordum. Hiç bi şey demeden arkamı dönüp dükkandan çıkasım geldi. Evet çıkmıştım ama "hayırlı işler" çıkıverdi ağzımdan. İçimdeki arsız beyefendiye sahip çıkamıyordum. Derken bi kaç dükkan vitrini daha gezdikten sonra hayallerimin suya düşüşünü an be an görebiliyordum. Çaresizce evin yolunu tuttum, durağa doğru yürüyordum. "vay amk ya" diye söylene söylene durağa gelmiştim. Normalde zaten algıda seçici bi insandım ama o an baktığım herkeste sanki D90 vardı, daha demin dalga geçtiğim fakir dijital turistler bile sanki sözleşmiş gibi D90 almışlardı, bi kaç tanesinin elinde yoktu ama onlar da kesin çantalarına koymuşlardı. Duraktaki bankta bi tane hatun oturuyordu güzelinden, o hiç geri kalır mı, onun elinde de vardı bi tane en lenslisinden. Bi süre hatunun yanında sessizce oturduktan sonra dayanamadım girdim lafa..

+ Merhaba..

 Boş gözlerle "ne var amk" dercesine baktı bana ama kibarlığından ödün vermeyecek kadar da asildi aynı zamanda, ufakça tebessüm etti. Ben o ana kadar farketmemiştim. Yemyeşil gözleri vardı. Bildiğin ot yeşili hani. Lafa bi daha girmek, muhabbet açmak için can çekişiyordum. Aklıma en saçma olanı geldi;

+ Okuyo musun.?

"Allahım canımı al şu an" diye haykırdım sessizce, içime doğru ağlıyordum, utancımdan yerin yarılmasını beklerden hatun belki de benden kurtulmak için cevap verdi;

- Hayır, fotoğrafçıyım ben, daha doğrusu fotoğrafçıydım..Şimdi vazgeçmek zorundayım bu sevdadan..Buraya da makinemi satmaya geldim ama çok az para verdiler ben de kıyıp veremedim..

Aklımda o an soracak o kadar çok soru birikmişti ki ne yapacağımı nerden gireceğimi şaşırmıştım..Ayrıca ben "okuyo musun..?" diye sormuş muhabbetin devamını da ona göre tasarlamıştım, ama şimdi ipleri hatun eline almıştı; üstelik sadece bi soru sormuştum, hatun hayat hikayesini anlattı, amma da meraklıymış konuşmaya gibisinden saçma düşünceler içinde kaybolmak üzereydim ki neyse ki atladım lafa.. 

+ Ben alayım hacı, kaça bırakırsın..? 

Yine süpersonik derecede saçmalamıştım, belki yeni doğacak bir aşkın içine para sokmuş, ticaret karıştırmıştım, aşık olmak üzere olduğum kadın bana müşteri gözüyle bakacaktı..Ama neyse ki hatun bu sefer de "şapşik" dercesine gülümseyerek baktı bana. Hoşuma gitmişti, içim gıdıklanmıştı, "yapma kız" demek istedim ama sustum..

- Buradakiler 600 milyon verdiler, 900 milyon borcum var, borçlarımı ödemek için satıyorum zaten.. Bu parayı bulmam lazım, bi kısmını kapatıp bi süre daha idare edecek durumda değilim ve 900 milyon vermeyeceklerse makineyi satmamın bir anlamı yok..

Hatun güzel olduğu kadar çakaldı da aynı zamanda, şu son söylediği cümleyle pazarlık ihtimalimi sıfıra indirmişti ama aynı zamanda içim burkulmuştu. Gencecik yaşında bu kadar borcu olduğuna göre bizim gibi laylaylom yaşamıyordu, belki de bakmakla yükümlü olduğu insanlar vardı. Hemen senaryoyu kurmuştum kafamda ve filmin sonu beni daha da hüzünlendiriyordu. Genç ve güzel kız borcunu ödeyemediği için kötü adamlar borca çok saçma bi faiz oranı uygulayacak ve borç an be an büyüyecek, asla ödenemeyecek bir meblaya ulaşacak kız ailesine zarar gelmesin diye kendini feda edecek kötü adamlar için çalışacak ve belki de kötü yola düşüp kendini satacaktı.. Aman tanrım, bi şey yapmalıydım. Gönlüm buna asla razı olmazdı, mantıklı düşünüp doğru bi karar vermeliydim..

+ Tamam ben alayım 900 milyona, ben de zaten buraya bundan almaya gelmiş, istediğimi bulamamıştım, hep cızık cızıktı makineler, bak bu temize de benziyor..

Yine en saçma olanını yapmıştım. Zor durumlarda sağlıklı düşünememek ve hatta hiç düşünememek hobilerim arasındaydı..

- Sen ciddi misin..?

Derken bi tane öpüverseydi duduşun kenarından güzel olurdu aslında ama yine gülmüştü, hep gülüyordu zaten, olsundu, güzel gülüyordu..

+ Evet ama şöyle yapalım, şu an yanımda 400 milyon var, ben şimdi bunu sana vereyim, kapora niyetine, sen de bu parayla en azından işlerinin bi kısmını hallet, bi hafta içinde de kalan 500 milyonu verip makineyi alayım, bi ödeme bekliyorum da..

Öyle bir ödeme hiç yoktu, olmamıştı ve olmayacaktı..

- Tamam anlaştık o zaman..

Derken, sevinçle ve heyecanla makinesini çantaya yerleştiriyordu, bense bi bok yedik bari tadını çıkaralım düşüncesiyle parayı verirken "oha çanta da beleşe gelecek amk" diye kendimi avutuyordum..Şu para muhabbeti dağılsın ben de acımı unutmaya çalışayım bari derken;

+ Nerelisin..?

Diye sordum..

- Rize. 

Dedi, zaman o an durmuştu benim için, bir laz kızına aşık olmuştum, burnunun ayrodinamik yapısından anlamalıydım halbuki, Hayatımda tanıdığım iki laz vardı, onlar da fıkralardan bildiğim Temel ve Dursun'du, burunları kocamandı..Neyse ki bizim kızın burnu o kadar da laz değildi..Kuvvetle muhtemel adı Fadime'ydi..Allahım bir Fadime'ye aşık olmuştum..Korkarak o soruyu sordum;

+ Adın ne peki..?

- Adım Aysel.. 

Dedi, neyse ki korktuğum başıma gelmemişti ama Aysel benim adımı sormamıştı, çünkü benle işi bitmişti artık, amacına ulaşmıştı, benim kim olduğumun hiç ama hiç önemi yoktu artık onun için..Neyse "evlendiğimizde zaten öğrenecek" diyerek kendimi avutsam da yorganı göğsüme kadar çekmiş, yatakta tek başına yatarken gördüm bir an kendimi ama neyse dedim içimden ve Aysel birden ayaklanarak;

+ Otobüsüm geldi benim, haftaya görüşürüz o zaman, makinene gözüm gibi bakıcam merak etme..

Diyerek otobüse bindi ve gitti.. "Merak etme mi..?" Nasıl merak etme, neyi merak etme. Yılların birikimini az önce ellerimle vermiş ve nerede, ne zaman olduğunu bilmediğim bir görüşme ayarlamıştım. Üstelik 500 milyonum da yoktu ama ben yine de merak etmicektim..

     400 milyonum öyle de gitti, böyle de gitti diyerek aklıma şöyle bi fikir gelmişti. Arkadaşlarımdan, sağdan soldan 500 milyon bulup kıza kalan parayı verecek, makineyi alacak, daha sonra makineyi 500-600'e satacak belki paranın az buçuğunu kurtarıp geri kalanıyla borcumu kapatacak ve aynı zamanda Aysel'in işini halledicektim. Evet bu fikir o an çok mantıklı gelmişti. Aşık olduğum kadın zor durumdaydı. Bunu yapacaktım. Çünkü aşık olmak bunu gerektirirdi..

     Ben en kuvvetli ihtimalin haftaya aynı gün, aynı saatte olacağını düşünerek cebimde borç almış olduğum 500 milyonla aynı durağa işim garanti olsun diye sabah 9'da geldim. Saatler olmuş hala kimse gelmemişti. Aklıma pis pis şeyler gelmeye başlamıştı. İnsanın aklına her şey geliyordu. Acaba Aysel borcunu ödeyemediği için kötü adamlar tarafından kaçırılıp, gelinlik giydirilip, tecavüz edilip, gözü kaşıkla oyulduktan sonra çalılıklara falan mı atıldı diye düşünürken aynı güzergahın belki 200. seferi geçiyordu "ama Allah var belediye iyi çalışıyor" diyerek yatıştırdım kendimi..
     Akşam olmuştu. Aysel gelmemişti. Makinede falan gözüm yoktu. Aysel'in başına bi şey gelmiş olma ihtimalinden çok korkuyordum ki iyi bile olsa onu bi daha göremeyecek olmam beni kahrediyordu.

     Aradan yıllar geçmişti. Ben aşkımı kalbime gömmüş, kızım olursa adını "Aysel" koyucam düşüncesiyle yaşamaya bi şekilde kaldığım yerden devam etmiş, ilerleyen yıllarda bir sürü manitom olmuş, çekeceğim fotoğrafları da D90'ımla değil 5 megapiksellik Nokia'mla çekmiştim. Melodi diye bir reklam ajansında organizasyon sorumlusu olarak çalışıyordum ve  ajans yeni bi reklam kampanyası için fotoğraf yarışması düzenlemiş, birinciye reklamı yapılan teknomarketten 3000 TL'lik hediye çeki verecekti. Gazetelerde, bilboard'larda yarışmanın duyurusu yapıldı ve yarışma süreci başlamıştı. Fotoğraflar gelmeye başladı. Fotoğraftan anlamasam da içinde saygın fotoğrafçıların bulunduğu değerlendirme jürisinin yanında organizasyon sorumlusu olarak ben de yer alıyor, ara sıra fotoğraflara bakıyor, yerli yersiz fikirlerimi belirtiyor ve genelde de kaale alınmıyordum. 
   
     Yarışmaya katılım süreci bitmişti. Jüri birinciyi seçmek için son değerlendirmeleri yapıyor ve beni sikleyen olmadığı için ben sadece yarışmanın bitmesini bekliyordum. Ertesi gün değerlendirme sonuçları bi zarf içinde ofise postalanmıştı. Merakla birinciyi öğrenmek için zarfın içindeki tab edilmiş fotoğrafı çıkarttım. Balıkçı beresinden açık renkli saçları taşmış bir kız, teknenin camından yansıyan silueti ve ardında parlayan İstanbul Boğazı'nın eşsiz manzarasını birleştirmiş ve gerçekten de harika bir resim ortaya koymuştu. Hediye çekini kargoya vermek için zarfın içindeki iletişim bilgilerine baktığımda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Aysel Tuna - Maltepe / İstanbul yazıyordu. Fotoğrafa bi daha baktığımda taşlar yerine oturuyordu; Adı Aysel, açık renkli saçlar, laz usulü balıkçı beresi, büyük ve biçimsiz burun, gördüğüm kadarıyla elindeki de ilk taksidini verdiğim benim makinem. Makus talihimin zalım oyunu son perdesini oynuyordu. Benim makinemle birinci olmuştu götelek; ama şimdi sıra bendeydi.. İlk işim 3000 TL'lik hediye çekiyle teknomarkete gidip yıllardır hasretini çektiğim D90'ı almaktı. Yıllar geçmişti, Aysel değişmişti, ben değişmiştim ama D90 hiç değişmemişti fiyatı bile neredeyse aynı kalmış sadece paradan altı sıfır atılmıştı. Bendeyse 3000 TL vardı, paraya kıydım, üzerine az biraz da ben koyup en az iki üst model olan D7000 'i aldım, lensleriyle beraber  hem de ve hemen ardından zarfın içindeki adrese bir mektup postaladım;

"Aysel merhaba, Berkin ben, muhtemelen ismim sana yabancı gelecektir çünkü sen hiç sormamıştın adımı, hani şu yıllar önce Sirkeci durağında fotoğraf makineni sattığın, parasını alıp ortadan kaybolduğun toroman ben.. Fotoğrafın benim de içinde bulunduğum bir ekip tarafından hakkıyla birinci seçildi, ben de sayende paranın kalanını vermeden makineme kavuştum.. Makine zaman içerisinde biraz değişmiş, büyümüş, güzelleşmiş adı da D7000 olmuş, sözünde durduğun ve makineme iyi baktığın için teşekkür ederim.."
   

Berkin Akdeniz


19 Kasım 2013 Salı

Yıkılan Hayaller..

Ekim / 1999    

     Olmaz olsun böyle fark ediş..Olmaz olsun böyle yalan dünya..Hayır, ne istediniz ki küçücük bir çocuğun hayal dünyasından..Neden kirlettiniz ki o güzelim günleri..Şu hayatta iki şeyin farkına varınca yıkıldım..Birincisi arkadaşımın sünnet düğününde halay çekerken teyzemin kulağıma eğilip "seneye de senin büllüğü kesicez.." demesi, ikincisiyse "Amerikan güreşçilerinin" gerçekten dövüşmediğini sadece rol yaptıklarını öğrendiğim gün..Bak yine tüylerim tiken tiken oldu..Sünnet olmuş olmam ilerki yıllarda rakiplerimle eşit şartlarda rekabet etmeme olanak sağlarken bu ikincisi hiç bir boka yaramadı..Hayatımda hep bi eksik, hep kocaman bi kara leke olarak kaldı..

     Aslına bakarsan ben baya geç kaldım Amerikan güreşçilerinin palavradan ibaret olduğunu fark etmekte..Orta okulda falandım..Oturur saatlerce Amerikan güreşi izlerdim..Gözlerimi hiç ayırmadan o koşup koşup ringlerin iplerinden geri seken kocaman adamların birbirleri üzerine atlamalarını, bazen seyircilerin de ringe çıkıp dövüşe katılmalarını, hakemlerin dövülmesini falan heyecanla seyrederdim..İşte belki de hatayı burda yaptım..Bu muhteşem gösteri dünyasının büyüsüne kendimi öyle bi kaptırmışım ki göremedim gerçekleri..Keşke de hiç farketmeseydim ki..Hiç unutmuyorum o günü:

     Bir gün yine annem işteyken ben öğle arası okuldan yemek yemeye diye dışarı çıktım..O gün aslında her gün yaptığım gibi en sevdiğim şeyi yapacak küçük marketten 1.5 milyona ekmek arası salam alacaktım..Param kalmadığı için kola alamayacak ekmek arası salamı paket yaptırıp eve gidecektim..En büyük zevkim buydu biliyor musun..O zaman sigara migara da içmiyoruz, ciğerler hava filtresi gibi mübarek ben koştur koştur evin yolunu tuttum saat 13:30 olmadan azcık daha fazla Amerikan güreşi izleyeyim diye..Eve gelir gelmez televizyonun başına geçtim..Dolaptan almış olduğum asidi kaçmış 2.5 litrelik kola yanımda ben ekmeğimi kemirtirken kapı sesi duyuldu..Nadir de olsa babam öğlenleri eve gelirdi..

- "Oğlum napıyosun sen bu saatte evde, hadi koş okula geç kaldın..?"

+ "Ne geç kalması baba daha yeni geldim" desem de yemedi babam..Ben kendimi o kadar kaptırmışı ki en sevdiğim salamlı ekmekten bile iki ısırık almış bırakmışım..Farketmedim.

- Hadi hadi hadi, oyalanma doğru okula..

+ Tamam baba şu maç bitsin bak şimdi Rush'ın eski düşmanı çıkacak ringe, intikam almak için..

- Oğlum mal mısın, hikaye lan onlar, ne dostu, ne düşmanı, ne intikamı, rol yapıyor adamlar..

+ Hıı hiç de bile.. (sesim titredi, inanmak istemedim, ama babaydı, babalar yalan söylemezdi, bize öyle bi bilgi gelmemişti..)

- Hadi saçma sapan şeyleri izleyeceğine kalk doğru okula..

     Yıkılmıştım, Oktay Çılgın Bediş'i aldattığında, Ruhsar yağmur yağmadığı için gelemediğinde, Kaygısızlardaki Eleman Kültekin'den dayak yediğinde ve hatta yıllar sonra Yaprak Dökümü'ndeki Ferhunde yüzünden Ali Rıza Amca felç kaldığında bile bu kadar üzülmemiştim..Hala inanamıyordum, yıllar yılı hayallerimi süsleyen adamlar birer yalandan ibaretti, o koskoca Cersy'nin kas yığını bir balonmuş söndü..Artık ne ben o eski bendim, ne de dünya eskisi kadar masumdu..Biz büyüdük ve kirlendi dünya..Gözlerim dolu dolu oldu..Hayır ağlamayacaktım aslında ağlamak istedim ama ben yaklaşık 2 dk önce büyümüş kocaman adam olmuştum, artık ağlamayacaktım..Birden "adaletini sikeyim yalan dünya.." deyiverdim..Bende şaşırmıştım, ilk defa böyle bi küfür ediyordum..Ama ufaktan da hoşuma gitmedi değil hani bu durum; ama hala öyle bi şok içindeydim ki o an yılların birikimi olan futbolcu kartlarımı, tasolarımı, bilyelerimi kısacası tüm mal varlığımı arkamda bırakıp evi terkedesim geldi..Sırf babam bulur da döver diye korkumdan gidemedim..Yoksa gözüm karaydı, çeker giderdim..O günden itibaren hayatımda kocaman bi boşluk oluşmuştu..Babam durumu farketti ve yüreği cızladı ki daha fazla üzülmiyim diye tuttu beni "Kırkpınar Yağlı Güreşleri"ne götürdü..Ben başta çok heyecanlanmıştım ama güreşler başlayıp o koca koca adamların ellerini birbirinin götüne doğru soktuğunu görünce çabuk vazgeçtim bu sevdadan..

     Şimdilerde hiç bir olaya şaşırmamam, üzülmemem, odun gibi soğukkanlı olmam da hep o günlerden kalan bi miras bana..Mahura'nın Kalvs'in düşmanı olmadığını, o iplere çıkıp atlamaların, uçmaların, kaçmaların yalan olduğunu öğrenmekten çok ne şaşırtabilirdi ki beni..?

     Aradan bir kaç yıl geçmiş küçük kardeşim büyümüş, ve o seyretmeye başlamıştı bunları..Abilik görevimi yapmak zorundaydım, zamanı gelmişti..Ben önceden uyarayım kardeşimi de bu yalan dünyanın bi parçası olmasın, yıllarca izleyip de sonra hayal kırıklığına uğramasın, acımasız babamın bana yaptığını ben ona henüz yolun başındayken daha insaflı bi şekilde yapayım dedim..Henüz 3. sınıfa giderken aldım karşıma ve:

- Lan gel sana bi şey söylicem..

+ Söyle abi..

- Bu Amerikan güreşi gerçek değil, hepsi tiyatro gibi bi şey, ama sakın üzülme tamam mı..?

+ Abi herhalde biliyorum gerçek olmadığını, salak mı sandın sen beni..?

     Gerçeklerle yüzleşmiş olmam hayatımın bu kara döneminde bir kez daha sarsmıştı beni..Doğru söylüyordu, salak olan bendim..İnandım, sevdim o çılgın adamları yürekten..Hulk Hogan'ı, Kevin Nash'ı, Rey Mysterio'u ve daha nicelerini..Şimdi biri karşıma geçse ve "Hayır, saçmalama, Amerikan güreşleri tabiki de gerçek" dese "Sus, bana yalan söyleme, neden mi? çünkü inanırım" derim..Yok lan şaka şaka "siktir git lan burdan" der, yaramı daha fazla deşmesine müsade etmez, YouTube'dan Andre'nin Piper'i yakasından tutup havaya fırlattığı o inanılmaz bölümü izlerim..


Berkin Akdeniz.